• Emre Akaltın

Roger Ballen: Bilinçsizlik karnavalı


İstanbul Modern’de 28 Aralık 2016 - 4 Haziran 2017 tarihleri arasında Roger Ballen: Retrospektif sergisi gerçekleşmişti. Sergiyi gördükten sonra sanatçının 1980'lerden beri gerçekleştirdiği üretimleri üzerine bu yazıyı kaleme almıştım.


Sergi bülteni için: İstanbul Modern


''Hepimiz karelerdeki özneler gibi olabilirdik'' değil; çünkü hepimiz zaten aynı nüveyi taşıyoruz. Fotoğraf sanatçısının fikri de bu olabilir fotoğrafları çekerken: Hepimizde olan, ama görmekten kendimizi mümkün olduğunca uzak tuttuğumuz -deyim yerindeyse- bir öze bizi maruz bırakmak.

Sergide Güney Afrika asıllı Amerika doğumlu fotoğrafçı Roger Ballen’ın Dorps: Güney Afrika’nın Küçük KasabalarıPlatteland: Güney Afrika Kırsalından İmgeler, Yabanülke, Gölge Oda, Misafirhane, Kuş Sığınağı ve Hayaletler Tiyatrosu fotoğraf serilerinden eserlerle birlikte tümünü İstanbul’da toplamış olduğu parçalardan yarattığı ‘’Ballenesk Oda’’ adlı yerleştirmesi görülebiliyor. Sanatçının belgesel fotoğrafçılığı yaptığı zamandan özneleriyle doğrudan müdahale ile çekimler yaptığı dönemlere kadar bir gezinti yapılıyor. 1980’lerden bugüne kadarki orta format monokrom çalışmalarını gördükten sonra, sanatçının son çalışmalarında fotoğrafa çizimleriyle müdahalelerde bulunduğuna tanık oluyoruz.


Dorps: Güney Afrika’nın Küçük Kasabaları adlı fotoğraf serisindeki karelerde donuk bir hava mevcut. Kadrajdaki figürler oldukça yoksul insanlar ve birkaçının yaşadığı yer kimilerimiz için çöplüğü andırabilecek bir hâlde. Burada dikkatimi çeken, kimi fotoğraflardaki duvarlarda erotik fotoğrafların, kimilerindeyse melek figürlerinin bulunuyor olması. Bu figürler, yoksul insanların avuntularını temsil ediyormuş gibi okunabilir. Bu seride Ballen, henüz belgesel fotoğrafçılığının etkilerinden tam olarak sıyrılamamışa benziyor. Daha sonraki serilerinde fotoğraflarındaki donukluk, (örneğin: Sokak Kapısı ve Profilden Otel, Middleburg karelerinde olduğu gibi) işin içine ‘’mizansen’’, çizgiler ya da hayvanlar girdiğinde silikleşmeye başlıyor ve fotoğraflarına bir hareketlilik geliyor. Sanatçı, artık gördüğü nesneleri izleyiciye de yansıtmaya başlıyor. Bunu olumsuz bir anlamda kullanmıyorum, insanın figür olarak kullanımı ile Platteland serisine getirdiği canlılığa karşıtlık olarak kullanıyorum. Örneğin, Beyaz Kedi Yavrusu Tutan Kurye adlı fotoğrafında yatağa oturmuş bir adam elinde bir kedi yavrusu tutuyor ve başucunda bir dünya maketi duruyor. Bu, dar bir kadrajda anlamın en iyi şekilde verilebildiğini gösteriyor. Adamın elindeki kedi bir ivme doğuruyor ve hiçbir zaman ulaşılamayacak olan yerler (yurtdışı –hatta odanın dışı gibi) çağrışıyor. Yoksulluk içinde yaşayan insanlar eli yüzü düzgün denemeyecek durumdalar. Yine de ilk bakışta itici gelebilecek bu ''figürler'' içinde bulundukları durum ve odaların melankolik havasıyla birleşiyor. Bu melankoli, eserle bağ kurmamızı kolaylaştırıyor. Figürlerin duruşlarından, bu insanların neredeyse çoktan ölmüş olabileceklerini düşünüyor izleyici. Post-mortem fotoğrafları akla getiren bu çalışmalarda kullanılan insanlardan figür olarak bahsetmem şaşırtıcı gelmesin. Fotoğraflarda insanlar neredeyse salt fotoğrafa, kompozisyona hizmet etmeleri için prodüksiyonda adeta kullanılıyorlarmış gibi bir durum seziyorum. Yine de bu insanların çok tuhaf görünümlü, yoksul ve hatta zihinsel ve bedensel engelli olmalarından bu düşünceye kapılıyor olabilirim. Roger Ballen'ın akıl hastaneleri ve sivil toplumda etkin kurumlara yardım ettiğini de duymadım değil.


Fotoğraflarda kullanılan kediler ve diğer hayvanlardan bahsedecek olursak, fotoğraflara devinim kazandıran öğelerin ancak bu hayvanlar ve cansız nesneler olduğunu söyleyebiliriz. Bu kesinlikle kasıtlı ve kompozisyona çok hizmet eden bir tercih. Bağlantı kurmak adına şunu belirtelim: absürt tiyatro ile ilgilenen Roger Ballen’ın, Samuel Beckett’tan etkilendiği söyleniyor. Fotoğraflarda kompozisyonun odak noktası insan figürlerinin ellerindeki nesneler: onları tuhaf şekillerde tutmaları, kullanıyormuş gibi yapmaları vs.


Yabanülke serisinden bir fotoğrafa değinmek istiyorum bu noktada. Fotoğrafın adı Parti Zamanı (Party Time). Fotoğrafta üç insan figürü görülüyor. Bir yatak ya da baza üzerinde konumlandırılmış üç erkek var, bunlar zihinsel engelli figürler. Sağdaki elinde iki adet 45’lik plak tutuyor, ortadaki şişman adam yatağın üzerinde bağdaş kurmuş tavana bakıyor, soldaki çocuk ise elinde bir kablo öbeği taşıyor. Burada ‘’parti’’ imgesini yaratan nesne plak. Aslında o şekilde eğlenmeleri mümkün olmayan bu üç kişi, eğlenir gibi de görünmüyor fotoğrafta. Belki de onlara verilen nesneler tam olarak onların da eğlenebileceğini gösteriyordur. Yine de bu fotoğrafın rahatsız edici özelliği, tam da bu. Absürt tiyatroya değinecek olursak, bu fotoğrafta olmayanın ya da olamayacak olanın kamera vasıtasıyla oldurulabildiği görülüyor.


Eğer eğleniyor olmaları yine imkansız bulunuyorsa, bu, fotoğrafçının yarattığı absürt dünyayı haklı ve güçlü kılıyor. Tüm öznelerin yüzleri gösteriyor ki, deklanşöre basılmadan önceki anda ne yapıyorlarsa, –ya da onlara ne yaptırılıyorsa— bunu zorla, güçlükle yaptıkları kesin gibi. Olamayacak olanın oldurulmaya çalışılması ortaya grotesk bir durum. Üçünün de yüzünde bir bilinçsizlik ifadesi var. Bu bilinçsizlikten ortak bir bilinç çıkarmış Roger Ballen. Bu bilinç, bilinçsizliğin farkına varan izleyicinin zihninde oluşuyor.


Aslında belki de gerçekten eğlenebilen öznelerdir fotoğraftakiler. Fotoğrafın çekilme sürecine hevesle katılmış ve bundan haz almışlardır. Yine de mutlu olabilmelerine rağmen ‘’normal’’ insanlar gibi eğlenemiyorlar. Burada, sağdaki figürün elinde tuttuğu plaklar bir temsildir. Ballen’in başarısı bu plakları yalnızca eğlenme göstergesi olarak kullanmadığını izleyiciye sezdirebilmesidir.


Bir başka bakışla, Ballen, izleyicisinin içinde bulunan gölgeleri belirginleştiriyor. Gölgelerden kastettiğim, bilinçli zihinle ulaşılması zor noktalar. Bu sebeple tek bir fotoğrafın önünde uzun bir süre durabiliyoruz. Ürkütücü, ürpertici olduğu, izleyiciyi rahatsız ettiği kadar, izleyicinin gözlerini karenin üzerinde tutuyor bu fotoğraf. Yani ortada çelişkili sayılabilecek bir durum var. Bu noktada estetik algı devreye giriyor. Fotoğraftaki öznelerden ikisi yatakta ayakta duruyor ve şişman olan özne, bu iki öznenin ortasında oturuyor. Bu durum kompozisyonda bir devinim sağlıyor. Bana göre, zemin olarak seçilen yatakta, üzerinde ayakta duran figürlerin sanki üzerinde zıplayacaklarmış da o anda buna kalkışmıyorlarmış izlenimi veriyor. Bu sebeple, bağdaş kurup oturan figür rahatsız olmasın diye zıplamıyorlarmış gibi de geliyor. Yine de fotoğrafın isminden (Parti Zamanı) de anlaşılabilecek bir hareketlilik, izleyicide bir beklentiye dönüşüyor. Figürlerin ‘o anlık’ duruşlarından olası eylemler çıkarmak da izleyicinin hayal gücüne bırakılmış gibi.


Bir çeşit noksanlık fotoğrafı da denebilir bu fotoğrafa. Bu noksanlık ‘’akli melekeler’’in olmaması ya da yetersiz olmasından kaynaklanmıyor lakin. Fotoğraftaki özneler için belki yataktan kalkabilmek, ayakta durabilmek bir mutluluk veya eğlence kaynağı denebilir. Üzerinde durdukları döşek/yatak gibi zeminlere/fonlara dayandırarak söylüyorum bunu. Bununla birlikte, bu noksanlık belki de, müzik dinleyebilmek ve bununla eğlenebilmek için sol taraftaki öznenin elinde tuttuğu kablonun, sağ taraftaki öznenin elinde tuttuğu plakları çalabilmek için bir plakçalara elektrik sağlaması gerekliliği de noksanlık durumuna açık bir örnek olabilir. Bu durumda sanki bu iki öznenin ortasında oturan özne, izleyiciyi temsil ediyorsa da konumu, duruşu ve bakışları –veya bakmayışı- düşünüldüğünde ortadaki özne izleyiciyi hedef almasına rağmen izleyiciyle ilgilenmiyor. Bir sanat ürününün izleyicisini ‘’eğlendirmek’’ gibi bir amacı olmasa da ilgisini çekmesi ya da daha önce söylediğim gibi onu dürtmesi, bezen de rahatsız etmesi gerekiyor denebilir. Sanatta bu ''rahatsız etme'' biraz tartışmalı bir mesele yine de.


İzleyiciyi fotoğrafın öznesi gibi konumlandıran Ballen, belki de tam da böyle yaparak izleyicisini fotoğraftaki figürlere bakarak kendisini sorgulamaya itiyor. ''Hepimiz karelerdeki özneler gibi olabilirdik'' değil; çünkü hepimiz zaten aynı nüveyi taşıyoruz. Fotoğraf sanatçısının fikri de bu olabilir fotoğrafları çekerken: Hepimizde olan, ama görmekten kendimizi mümkün olduğunca uzak tuttuğumuz -deyim yerindeyse- bir öze bizi maruz bırakmak. Başka bir bakışla diyebiliriz ki, fotoğraftaki özneler saf varolma hali içerisindeler. Bu onları her türlü yabancılaşmadan koruyan bir his veya düşünce olmadan varoluş hali. Sanki hayvanlarda olduğu gibi farklı bir ''benlik algısıyla'' var olabilme. Var olma ve bulunma hali, bütün terminolojiler, rasyonalite ve o sözü edilen ''bilinçten'' arındırılmış olmak…


Bu durumda, biraz zorlarsak Ballen'ın bazı fotoğraflarının Freudyen anlamda, her bireyin zamanında bulunduğu ve hayatının çeşitli dönemlerinde ''bir şey eksik'' duygusuyla bilinçdışı olarak da olsa dönmeyi arzuladığı ve başka anlamlar bularak kendisini uzaklaştırdığı o yere dokunduğunu söyleyebiliriz.


Ek olarak, öznelerin kendi aralarında ‘’eğlenen’’, bir çeşit oyun kuran çocuklar olduğunu da söyleyebiliriz. Teatral sahneler kurmakta usta olan Ballen belki de ‘’saf’’, ‘’masum’’ bir eğlenme anı görüntülüyordur.


Lacancı psikanalize göre hepimiz bizden çok önce alınmış bir nesneyi arıyoruz yaşamımız boyunca. Bu bir arzu nesnesi, doğumumuzdan sonra önceden ait olmuş olduğumuz bedeni arıyoruz. Yetişkinliğimize kadar ilgi görme arzusunda oluyoruz, yetişkinliğimizde okul, iyi bir iş, iyi bir eş arayışında oluyoruz. En sonunda denilebilir ki, bu beyhude çabamız ne olduğunu yaşamımız boyunca tam olarak kestiremediğimiz bir ‘’noksan’’ı tamamlamak için. Belki de tam da bu noktada Roger Ballen’ın yarattığı karanlık dünyada, bu fotoğrafıyla bizim noksanı doldurma çabamızın beyhudeliğine değiniyor ve bizi, elimizde hâlihazırdaki —zaman zaman da tekinsizliği ortaya çıkabilen— ihtişama çağırıyor.

#fotoğraf #çağdaşsanat #rogerballen #tekinsiz #samuelbeckett #belgeselfotoğraf #insansonrası #istanbulmodern